Miletoslu Thales (MÖ yak. 624-546), dünyayı sadece maddi bir varlık olarak görmüyordu, onu aynı zamanda ruh taşıyan canlı bir organizma olarak kabul ediyordu. Aristoteles’ten öğrendiğimize göre, Thales, dünyanın kozmik bir okyanusta bir tahta parçası gibi yüzdüğünü öne sürüyordu. İlk filozoflar için şeylerin tözü (physis) olduğu gibi kalıyordu; değişen sadece durumlarıydı. Bir şey hiçten doğmayacağı ve hiçe karışarak da yok olmayacığı düşünüldüğü için mantıksal olarak kendisi olduğu gibi kalırken diğer şeyleri meydana getiren bir veya birçok tözün mevcut olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Aristoteles Thales’in suyu böyle bir töz olarak gördüğünü, bu nedenle dünyanın suda yüzdüğünü düşündüğünü söyler. Yani dünya, kendisinden yapıldığı maddenin içinde yüzüyordu. Bunda, canlıların varlıklarını sürdürmede nemin/suyun gerekliliği ve her canlının oluşmunda meni sıvısının veya amniyotik sıvının önemli konusundaki fikirlerin de bir etkisi olduğu söylenebilir. Thales, dünyayı ruh taşıyan bir şey, kendilerine ait ruhları olan süfli organizmaları içinde barındıran canlı bir üst organizma veya bir hayvan olarak görüyordu. Bu hayvan kozmik bir okyanusta yüzmekteydi. Doğanın bir organizma olarak görülmesi ondaki devinimi ve sürekli yenilenmeyi de açıklamanın bir yoluydu.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
30 Nisan 2010 Cuma
Göz ve Kollar
İnsanın inşası Freudçu anlamda nasıl bir üst benin talimatları doğrultusunda idin dizginlenmesiyle mümkünse dünyanın da dizginlenmesi gereken yıkıcı güçleri vardır. Dünyanın kurulması ancak yıkıcı güçlere karşı bir mücadeleyle mümkün olmuştur. Eliade’nin dediği gibi bir evin, kilisenin, köprünün inşası sırasında verilen kurban, dünyanın doğumu için zaman öncesi zamanda verilen kurbanın, insani düzlemde taklidinden ibarettir. Bir dünyada inşa edilecek her şey kalıcılığını bu yıkıcı kaotik güce karşı düzen getirici kurucu kozmik bir eyleme bağlıdır.
21 Nisan 2010 Çarşamba
Glossolalia ve Şatah
Glossolalia kelimesinin etimolojisine baktığımızda iki kelimeden oluştuğunu görüyoruz: Gr. glossa (dil) ve lalia (konuşma). Kelime ‘diller konuşma’ anlamına geliyor. Kişi genellikle vecd halindeyken bilmediği bir dilde kelimeler söyler veya kelimeye benzer sesler çıkarır. Burada dil ile konuşan özne ilişkisi tersine dönmüş gibidir. Yani normal şartlarda insan bir dil konuşurken, glossolalia denilen olayda, dilin insanı konuşturduğu söylenebilir; başka bir deyişle insan burada özne değildir, edilgin bir şekilde bir dilin seslendirilmesine aracılık etmektedir. Bu da söz konusu görüngünün “kutsal” sayılmasının nedenidir.
Bu hadiseye ilişkin ifadeler İncil’de geçiyor ve Tanrı’nın varlığının ve etkisinin bir kanıtı olarak gösteriliyor. İncil’in Elçilerin İşleri kitabında şöyle deniyor: “Pentikost Günü geldiğinde bütün imanlılar bir arada bulunuyordu. Ansızın gökten güçlü bir rüzgârın esişini andıran bir ses geldi ve bulundukları evi tümüyle doldurdu. Ateşten dillere benzer bir şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler. İmanlıların hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar (2:1-4). Yine I. Korintliler’de (12:10, 12:28) Kutsal Ruh’un insanlara verdiği yetilerden söz ederken “kimine çeşitli dillerde konuşma” yetisi verdiğinden söz edilir. AnaBritannica ansiklopedisinde Eski Ahit’ten de örnekler gösteriyor (I Samuel 10:5-13, 19:18-24; II. Samuel 6:13-17; I. Krallar 20:35-37) ama incelendiğinde bunların glossolalia ile bir ilgisi olmadığı görülür, söz konusu örneklerde “kehanette bulunmak”tan söz ediliyor. Kehanetin kehanet olması için, her ne kadar ifadeler kapalı da olsa bilinen bir dilde söylenmesi gerek.
Bu hadiseye ilişkin ifadeler İncil’de geçiyor ve Tanrı’nın varlığının ve etkisinin bir kanıtı olarak gösteriliyor. İncil’in Elçilerin İşleri kitabında şöyle deniyor: “Pentikost Günü geldiğinde bütün imanlılar bir arada bulunuyordu. Ansızın gökten güçlü bir rüzgârın esişini andıran bir ses geldi ve bulundukları evi tümüyle doldurdu. Ateşten dillere benzer bir şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler. İmanlıların hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle konuşmaya başladılar (2:1-4). Yine I. Korintliler’de (12:10, 12:28) Kutsal Ruh’un insanlara verdiği yetilerden söz ederken “kimine çeşitli dillerde konuşma” yetisi verdiğinden söz edilir. AnaBritannica ansiklopedisinde Eski Ahit’ten de örnekler gösteriyor (I Samuel 10:5-13, 19:18-24; II. Samuel 6:13-17; I. Krallar 20:35-37) ama incelendiğinde bunların glossolalia ile bir ilgisi olmadığı görülür, söz konusu örneklerde “kehanette bulunmak”tan söz ediliyor. Kehanetin kehanet olması için, her ne kadar ifadeler kapalı da olsa bilinen bir dilde söylenmesi gerek.
3 Nisan 2010 Cumartesi
Sinemasal Bir Gösterge: Terlik/Ayakkabı
Terlik veya ayakkabılar eşikle veya sınırla ilişkilidir. Zira onların yeri ya kapı eşiğinin hemen önü veya arkasıdır. Sınır, bilinen dünya ile bilinmeyen dünyayı birbirinden ayırır. Bu nedenle bir endişe ve kuşkuya işaret eder, dolayısıyla sırla ilişkilidir.
“Kulaksız Hoiçi’nin Hikayesi”nde (Masaki Kobayashi, Kwaidan, 1964) Hoiçi’nin bir kapı eşiği önünde duran terlikleri, onun mekânın içindeki varlığına işaret eder. Buna dikkat çekilir, çünkü Hoiçi'nin söz konusu mekânda bulunuşu beklenmedik ve zamansızdır. Zira geceleri ruhlar tarafından biva çalmaya zorlandığı için gündüzleri uyumak durumunda kalmaktadır; yani geceleri yaşayıp gündüzleri uyuyan bir hayalete dönüşmeye başlamıştır. Terlikler, içerideki Hoiçi’dir; onun tuhaf, kuşku uyandırıcı bir şekilde içeride bulunuşudur. Bir sırra, saklanan bir gerçeğe dikkat çekerler. Hoiçi'nin ruhlara karışmasının bir işaretidir. Terlikler şunu söylerler adeta: Hoiçi, yani bu terliklerin sahibi burada, evde; bedenen burada ama ruhu bir parçasıyla ölüler evinde, artık bir parçasıyla oraya ait.
31 Mart 2010 Çarşamba
Axiwalic Harikalar Diyarında
Lewis Carroll’un metni, aşağıda yer alan Güney Kaliforniya bölgesine ait bir Çuvaş masalındaki kimi motifler bakımından benzerlikler gösteriyor:
Çok uzun zaman önce, burada Axiwalic isminde veremli bir kişi yaşamış. Hastalığını iyileştirmek için çok sayıda ilaç almasına karşın bunu başaramamış. Bir süre sonra hastalığının çok vahim olduğuna ve asla iyileşemeyeceğine ilişkin bir ümitsizliğe kapılmış. Bu çok tuhafmış, çünkü Axiwalic bir büyücüymüş. Kendini iyileştirmek için yaptığı birçok denemede bütün gücünü bir araya toplamış ama sonunda, başka yapılacak birşey kalmadığına karar vermiş ve ölmek için bir yer aramak üzere köyünden ayrılmış.
Denize doğru gitmiş, kıyı boyunca yürümeye başlamış. Hava kararınca dinlenmek için durmuş ve oturup beklerken dikkat çekici bir şey görmüş. Yakındaki sarp kayalıktan bir ışık çıkmış; ışık, içinden çıktığı kayanın yakınlarında dolanmış ve sonra tekrar kayaya girmiş. Axiwalic bu küçük ışığa karşı hayranlık duyarak olduğu yerde otura kalmış. Çok geçmeden ışık bulunduğu yerden tekrar çıkmış ve hasta adam kendi kendine şöyle demiş: “Onu yakalayacağım; gücümle onu ele geçireceğim.”
Işık o zaman ona doğru çekilmiş ve Axiwalic bir mendille pervane böceği yakalar gibi büyücülüğüyle yakalamış ışığı. O zaman küçük pelepel (pelepel genç bir adama benzer ama bir ışık gibi parlar) ‘bırak beni gideyim’ diye bağırmış. Evine geri dönebilmek için serbest bırakılmayı istemiş.
Axiwalic bunu duyunca evine kadar ona eşlik etmesine izin vermesi için pelepel’e yalvarmış. Fakat pelepel hasta büyücüye bunun olanaklı olamayacağını söylemiş ve şöyle demiş: “Sen şu küçük delikten geçemezsin ki”
Çok uzun zaman önce, burada Axiwalic isminde veremli bir kişi yaşamış. Hastalığını iyileştirmek için çok sayıda ilaç almasına karşın bunu başaramamış. Bir süre sonra hastalığının çok vahim olduğuna ve asla iyileşemeyeceğine ilişkin bir ümitsizliğe kapılmış. Bu çok tuhafmış, çünkü Axiwalic bir büyücüymüş. Kendini iyileştirmek için yaptığı birçok denemede bütün gücünü bir araya toplamış ama sonunda, başka yapılacak birşey kalmadığına karar vermiş ve ölmek için bir yer aramak üzere köyünden ayrılmış.
Denize doğru gitmiş, kıyı boyunca yürümeye başlamış. Hava kararınca dinlenmek için durmuş ve oturup beklerken dikkat çekici bir şey görmüş. Yakındaki sarp kayalıktan bir ışık çıkmış; ışık, içinden çıktığı kayanın yakınlarında dolanmış ve sonra tekrar kayaya girmiş. Axiwalic bu küçük ışığa karşı hayranlık duyarak olduğu yerde otura kalmış. Çok geçmeden ışık bulunduğu yerden tekrar çıkmış ve hasta adam kendi kendine şöyle demiş: “Onu yakalayacağım; gücümle onu ele geçireceğim.”
Işık o zaman ona doğru çekilmiş ve Axiwalic bir mendille pervane böceği yakalar gibi büyücülüğüyle yakalamış ışığı. O zaman küçük pelepel (pelepel genç bir adama benzer ama bir ışık gibi parlar) ‘bırak beni gideyim’ diye bağırmış. Evine geri dönebilmek için serbest bırakılmayı istemiş.
Axiwalic bunu duyunca evine kadar ona eşlik etmesine izin vermesi için pelepel’e yalvarmış. Fakat pelepel hasta büyücüye bunun olanaklı olamayacağını söylemiş ve şöyle demiş: “Sen şu küçük delikten geçemezsin ki”
30 Mart 2010 Salı
Alice: Sıkılan Çocuk
Sinemanın çağdaş masalcısı Tim Burton, son filmi Alice Harikalar Diyarında ile bir kez daha karşımızda. Film, Lewis Carroll’un, arkadaşının çocuğunu oyalamak için uydurduğu bu, olay örgüsü nispeten zayıf anlatısından modern, derinlikli bir masal yaratmayı başarmış. Hikâyenin kahramanı genç bir kız; ve yetişkinler dünyasının ona biçtiği rolü kabul etmeyip kendine orada farklı bir yer açmak gibi zorlu bir işe girişiyor.
Kitaptaki hikâyenin başında Alice ablasıyla ırmağın kıyısında oturmaktadır. Sıkılmaktadır. Hava bunaltıcı derecede sıcaktır. Ablasının okuduğu kitaba göz atar, ama ne bir resim vardır kitapta ne de bir diyalog. Alice gibi, çocukken hepimiz çok sıkılmışızdır, yapacak bir şey bulamamış sıkıntıdan patlamışızdır. Çocukluk neredeyse sıkıntıdan boğulmakla geçer. Bir an önce büyüyüp yetişkinlerin, heyecan verici olduğunu düşündüğümüz dünyalarına katılmak için yanıp tutuşuruz. Sıkıntımızı yenmemizin tek bir çaresi vardır, oyun oynamak, hayal kurmak. Filmin çıkış noktasını oluşturan metin, işte böyle sıkılan bir çocuğu oyalamak için yazılmıştır. Ancak büyüdüğümüzde anlarız ki yetişkinlerin dünyası da son derece sıkıcı ve boğucudur. Çünkü onlar da çok sıkılmaktadırlar; onlar da birtakım oyunlarla, hikâyelerle (felsefi, tarihi, efsanevi, dinsel, sanatsal bir dizi anlatıyla) kendilerini oyalamaktadırlar. Dünya bizatihi sıkıcı bir yerdir ve eğer hayallerimizden vazgeçip düş gücümüzü köreltirsek, yetişkinlik çağında da çok sıkılacağımızı anlarız. Filmin anlatısının çıkış noktası da burasıdır; küçük Alice’in, kitabın içeriğini oluşturan düşünden uyanışından bu yana on üç yıl geçmiştir ve hülyalı Alice artık on dokuz yaşındadır. Ama yetişkinlerin yeknesak, donuk, iki yüzlü dünyasının bir parçası olmak istememektedir.
21 Mart 2010 Pazar
Hayatın Anlamı
"Eğer yaşam bir bütün olarak anlamsızsa bile, bunda üzülecek bir şey yoktur. Muhtemelen onu olduğu gibi kabul edebilir ve yaşamımızı önceden olduğu gibi aynı şekilde sürdürebiliriz.... Eğer yaşam gerçek değilse, yaşamın amacı yoksa ve yaşamın sonu nihayette kabir ise, belki kendimizi bu kadar ciddiye almak gülünçtür. Öte yandan, eğer kendimizi ciddiye almadan yapamıyorsak, belki de gülünç olmaya katlanmak zorundayız. Yaşam sadece anlamsız değil, ama saçma da olabilir."
Kaynak: Thomas Nagel, Her Şey Ne Anlama Geliyor. Felsefeye Küçük Bir Giriş, çev. Hakan Gündoğdu, Paradigma, 2004, s. 70-71.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

