17 Ocak 2015 Cumartesi


Yüz, uzuvlarının toplamı mıdır?
Yüzün vücudumuzdaki ayrıcalıklı konumuna dikkat çeken ve buna bir açıklama getirmeye çalışan kişilerin başında Platon (mö 427-347) gelir. Ona göre, ölümlü bedeni yöneten ölümsüz ruhtu. Ruhun işlevlerini yerine getiren duyu organları ise tanrılarca başın ön tarafına yerleştirilmişti; bunun da bir nedeni vardı: Platon’a göre bizi yaratırken tanrılar ön tarafımızın arka tarafımızdan daha asil ve emretmeye daha yetenekli olmasına karar vermişlerdi. Bu nedenle duyu organlarımızın toplandığı yüzümüzün yönü ile yürümemizin yönü aynıydı.

Yüzün vücudumuzdaki ayrıcalıklı konumu gerçekten de dikkat çekicidir. Yüzümüzün yer aldığı baş, bedenimizin en tepesindedir. Beş duyu organımız (göz, burun, kulaklar ve dil) yüzümüzde toplanmıştır. Cicero’nun (MÖ 106-43) ifadesiyle, duyu organları “sanki bir kaleye yerleştirilir gibi” yerleştirilmiştir başımıza.

Dokunma deyince doğal olarak öncelikle eller akla gelir, ama aslında bütün cildimizle hissettiğimizi düşünecek olursak yüzün derisi ve elbet dudaklar da cildin en hassas kısımlarındandır. Ayrıca ağzı da yüzdeki diğer uzuvlar arasına eklemeliyiz.

Bir de yüzün gerisini düşünelim: Beynimiz yüzümüzün ardında yer alır ve bütün bedenimiz bu merkezden yönetilir. Gözle, burunla, kulakla, deriyle edinilen algılar beyinde depolanır, anlamlandırılır ve işleme konulur. Özetle yüzümüzün bedendeki konumu son derece önemlidir; yüzümüz adeta algılarla anlamların kavşağında durmaktadır.

Peki bütün bu görünen yönü dışında yüz nedir? Yüz, uzuvlarının toplamından mı ibarettir? Bu kitapta yüzün, onu oluşturan parçaların toplamından daha fazlası olduğu düşüncesi savunulacak. Ancak basit bir şekilde, yüzdeki uzuvların her defasında başka bir bütünlük oluşturduğunu ve her yüzün biricik olduğunu ifade etmekle de yetinilmeyecek. Yüzdeki unsurların, yerleşimleri bakımından ilişkileri elbette her yüz için aynıdır; ama yine de, küçük anatomik farklılıklarla birbirlerinden ayrılan yüzler sonsuz çeşitliliktedir. Yüz herkeste başkadır; ancak bütün bu birbirinden farklı ve değişken yüzlerin ardında, zihnin derinliklerinde bir yerlerde bir Yüz var mıdır? Maskenin ardında bir yüz var mı gerçekten? Nedir yüzün gerisinde olan? (Metnin alıntılandığı kaynak: E. Kocabıyık, Aynadaki Narkissos, 3. Basım, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2014, s. 16-17. Resim: René Magritte, “Beyaz Irk”, 1967. Bronz)

4 Eylül 2014 Perşembe

İkilikler (2): RUH VE BEDEN

Rüzgarın hayat veren, doğurganlık enerjisine dair benzer bir inanış Mısır’da da görülür. Eski Mısırlılar tanrıça Mut ve İsis’i akbaba başlı tasvir etmişlerdir. Akbaba, hierogliflerde anneye karşılık geliyordu. Onun anne simgeciliğindeki yeri leş yemesinden geliyordu. Dolayısıyla ölümün olduğu kadar doğumun da simgesiydi. Bu yüzden yaşam ve ölüm döngüselliğini ve ebedi dişiyi simgelemiştir. Gebe kalmanın nasıl gerçekleştiğini çözemedikleri için Mısırlılar akbabanın sadece dişisinin var olduğuna, erkeklerinin yaşamadığına inanıyorlardı. Söylenceye göre, akbabalar havada uçarken ansızın duruyor, döl yollarını açarak rüzgârın kendilerini döllemesini sağlıyorlardı. Aslında bu mit örüntüsü bakire kalarak döllenmenin de bir prototipidir.

İkilikler (1): YER-GÖK

Sümer mitolojisinde başlangıçta birbirlerine kendileri dışında hiçbir şeye yer bırakmayacak kadar sıkı sıkıya bağlı Toprak ve Gök bir an gelir aniden ayrılırlar: Gök (An) yukarıya doğru, Toprak (Ki) aşağıya doğru çekilir. Yekpare olan Gök ile Yerin ayrılması, bu ikisinden türemiş olsa da yine de yabancı bir öğe olan Efendi-Rüzgâr’ın (Enlil) araya girmesiyle olur.
Altay yaratılış destanında başlangıçta ne gök vardır ne yer; her yer bir denizden ibarettir; tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız, sonsuz suların üzerinde uçmaktadır. Tanrı-kuş Ülgen’in konacağı bir yer henüz yoktur ve göklerden gelen bir emir duyar: “Tut önündeki şeyi, hemen yakala!” Ülgen emre uyup ellerini uzatır ve içinden göksel emri tekrarlar. Tıpkı sözle yaratan tanrıların yaptığı gibi sözlü ifadenin ardından denizin derinliklerinden bir taş yüzeye çıkar ve taşı tutar ve üzerine konar. Üzerinde duracak bir yeri olmuştur artık.

11 Ağustos 2013 Pazar

KURUCU ŞİDDET MİTİ -10: Ezeli Süperego


Eski Yunan düşüncesinde dindarlık daha çok saygı göstermekle ilgili bir kavramdı. Bunun ardında tanrıların gazabına uğrama korkusu vardı. Tanrıların emirlerine uymak onları kışkırtmamak içindi. Tanrılara saygısızlık yapanların cezalandırılmasının sebebi de tanrıların gazabına uğranılmaması içindi. Demek ki tanrısallık Freudcu anlamda bir süperegodur. Düzeni başkalarını kendilerini kontrol etmeye zorlayarak sağlar ama kendisini de insanlara adil davranmakla sınırlar. Demek ki, tanrısallığın üzerinde de bir süperego, tanrısallığın tabi olduğu bir dindarlık vardır. Platon Devlet’te, alçaklık yapan, paraya rüşvete düşkün, insanlara karşı acımasız, aşırı gururlu tanrılardan bahseden anlatılara inanmamak gerektiğini söyler. Örneğin Poseidon’un oğlu Theseus’un ve Zeus’un oğlu Peirithous’un zorla kız kaçırmaya çalışmaları doğru olamaz. Çünkü
Tanrı oğlu, ya da bir kahraman, dinsizce, ahlaksızca işler yapmaz. Uydurmadır bütün bunlar. Tersine, şairleri, ya kahramanlaın böyle işler yapmadıklarını ya da bunların Tanrı oğlu olmadıklarını söylemeye zorlamalıyız. Tanrılardan kötülük geleceğine, kahramanların değersiz kişiler olduklarına inanmamalı gençlerimiz.

Ne var ki “uygarlık” kırılgandır. Marduk’un zincire vurduğu kaosun ejderleri, Zeus’un üzerlerine kayalar yığdığı Devler, ölmemiştir. Sıkışıp kaldıkları yerden kurtulmak için silkinip dururlar; zaman zaman sert sarsıntılar hissedilir. Bu ejderler bilim, sanat ve ahlak bağlarıyla bağlıdırlar ve bu ipler sağlam olduğu sürece kaosun ejderleri tutsak kalmaya devam edecektir. İnsanın şiddeti, doğanın şiddetinin bir parçasıdır. Bir Polinezya mitinde bu kurucu şiddet olgusunu gayet açık bir şekilde görüyoruz:
Ateşle su evlendi, toprak, kayalar, ağaçlar ve geri kalan her şey onların evliliğinden doğdu. Mürekkep balığı ateşle çarpıştı ve yenildi. Ateş kayalarla çarpıştı, kayalar yendi. Büyük taşlar küçük taşlarla savaştı; küçük taşlar yengiye erişti. Küçük taşlar otlarla çarpıştı, otlar kazandı. Otlar ağaçlarla çarpışıp yenildi, yengi sarmaşıklarda kaldı. Sarmaşıklar çürüdü, üzerlerinde kurtlar çoğaldıkça çoğaldı, sonra kurtlar insana dönüştü.
Nasıl kozmogonik anlatılarda makro kozmosun doğuşu bir şiddeti, öldürmeyi, kurbanı gerektiriyorsa mikro kozmosun kuruluşu da bir şiddet kullanımını, bir kurban etmeyi gerektirir. Bu şekilde insan içindeki canavarı, hayvanı öldürmeyi, uygarı ortaya çıkartmayı dener.

KURUCU ŞİDDET MİTİ -9: Din ve Zaptetme


Giambattista Vico Yeni Bilim’de, tanrısal otoriteyi ifade eden, devlerin/Titanların bağlandığı zincirler (religando = bağlama) ile “din” (religio) kelimesini etimolojik olarak ilişkilendirir. Mircea Eliade “Uranos’un çocuklarının çatışması Helen tanrılarının Helen-öncesi tanrıların yerine geçiş sancıları mıdır?” sorusuna bir yanıt olabilir. Bu çatışmalar eski dinin tanrılarının yeni dinin güçlü iman bağlarıyla bağlanması, onların yol açtıkları kaosun ortadan kaldırılması ve yeni bir düzenin kurulmasının mücadelesinin sonucudur. Bu devler arzularını dizginlemeyi öğrenip yer ormanında vahşiler olarak dolaşma adetinden vazgeçip yerleşik bir hayata geçmeleriyle yavaş yavaş uygar insanlara dönüşmüşlerdir.
"Ahlaki değer ... conatus’tan [iradî olan] başlamıştır. Çünkü gök gürültüsünün korkutucu diniyle dağların altında zincire vurulmuş devler, büyük yer ormanının içinde yabanıl hayatın vahşi alışkanlıklarını kontrol etmeyi ve onların bölgelerinde saklı kalmış ve yerleşmiş kendilerine zıt düşen âdetleri elde etmeyi öğrenmişlerdir. Onlar daha sonra ulusların kurucuları ve ilk yönetimlerin efendileri olmuşlardır.... Öldürücü bir teröre sahip olan göksel âlemin memnuniyetini kazanmak için vahşi isteklerini kontrol ederek bu conatus ile birlikte, ruhun değeri de onlar arasında kendini göstermeye başlamıştır." (Giambattista Vico, Yeni Bilim, s. 218-219)
Devler bu ilk dinî buyrukları Zeus’un birer kehanet niteliğindeki gökgürültülerinden çıkarmışlardı. Din ilk insanları güçlü, çalışkan ve bağışlayıcı yapmıştır. Böylece onların her birinin bir kadını kendi mağarasına çekmesi ve hayatları boyunca devamlı bir misafirlikle o kadını orada tutmaları gerçekleşmiştir.
"Böylece insani aşk eylemi saklanarak, yani utanma duygusundan dolayı, mağarada icra edilmiştir. Onlar böylece utanma duygusunu hissetmeye başlamışlardır... Bu duygu, dinden sonra ulusların birliğini koruyan ikinci bir bağdır..." (Giambattista Vico, Yeni Bilim, s. 218-219 ve ayrıca bkz. 224-225.)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

KURUCU ŞİDDET MİTİ -8: Eski Çin—Ölerek Yaratma


Çin mitolojisinde bir yumurtadan çıkan P’an-ku ilk mekânı açmakla kalmaz ona biçim de verir. On sekiz bin yıl boyunca rahatça hareket edebileceği genişliğe ulaşana kadar göğü itmiş, sonunda emeline ulaşmıştır. Artık dinlenebilecektir. Yere uzanıp uykuya dalar. Uykusunda ölür ve devasa gövdesi –ölümleriyle tabiatı besleyen bitki ve hayvanlar gibi– evrene biçim ve can verir. Saçı ve kaşları yıldız ve gezegenleri, sol gözü güneşi, sağ gözü ayı, eti toprağı, kanı okyanusu ve ırmakları vs. oluşturur. Bu ilk kozmogoni kurbanının başı, ayakucu, sağ ve sol kolları kare biçimindeki evrenin dört temel noktasıdır ve buralarda birer sütun gibi göğü tutan doğu, batı, kuzey ve güney dağları yükselir. Gövdesi ise beşinci ve merkezi noktadır.
Hindu imgeleminde de bin başlı, bin gözlü Puruşa, Pa’n-ku gibi dünyanın yaratılmasına sebep olan ilk kurbandır.
Onun ağzı Brahman oldu, kolları savaşçılar, bacakları Vaişyalar oldu, ayakları ise Şudralar. Ay onun aklından, güneş onun gözlerinden doğdu; İndra ve Agni ağzından, Vayu ise soluğundan türedi. Göbeğinden hava, kafasından gökyüzü meydana geldi. Ayaklarından dünya, kulağından yönler; dünyalara biçim verdiler. (Rigveda X, 9:12-14)

İnsan bedeninin ve organlarının diğer tüm mekânsal ayrışmaları özce bünyesinde barındırdığı inancının temelleri burada yatar. Dünya denilen ayrışmış mekân bu bütün gövdenin bölünmesinin, yani ilk kurbanın sonucu olarak görülür. Örneğin Puruşa her şeydir, olmuş ve olacak olan her şey (Rigveda, X, 9:2). Dünyanın parçaları onun bedeninin parçalarından başka bir şey değildir.

KURUCU ŞİDDET MİTİ-7: Öldürülen Kaos

Şu Toacu mit, Kaos’un, uygarlaştırıcı güçlerin "saldırısı", doğuma zorlayıcı müdahaleleri sonucu kozmoslaştırıldığını söyler bize:
Başlangıçta biri güneyde diğeri kuzeyde iki okyanus ve merkezde de bir kara parçası varmış. Güney okyanusunun efendisi Şu (Dikkatsiz), Kuzey okyanusunun efendisi Hu (Aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwun-tun, yani Kaos imiş. Kaos burun delikleri olmadığı için nefes alamamakta, ağzı olmadığı için yemek yiyememekteymiş. Hu ve Şu onun için ne yapabileceklerini tartışmışlar ve sonunda her gün ona bir delik açmaya karar vermişler. Yedinci günün sonunda görmeye, işitmeye, nefes almaya ve yemek yemeye başlayan Kaos ölmüş.
Anlaşıldığı üzere Kaos’un ölmesi Kozmosu doğurmuştur. Bunu şöyle de anlayabiliriz, Kaos, kuzey ve güney, yani iki karşıt gücün, muhtemelen örtük bir biçimde eril ve dişil güçlerin kuşattığı bir okyanusta onlar tarafından biçimlendirilen bir cenin gibidir ve sonunda gelişimini tamamlar, sulardan çıkar ve nefes alan bir kara parçası, canlı bir tabiat olarak doğar. Başka bir açıdan ölerek/öldürülerek dünyayı meydana getiren tanrılara örnektir.