28 Temmuz 2012 Cumartesi

KURUCU ŞİDDET MİTİ -6: Tabiatın Terbiyecisi Olarak Tanrı


Bütün kuruluş anlatılarında, vahşi olan, güdüsel olan, hayvani olan, bastırılmış olan; uygarın, bilincin, beşerin üzerinde yükseldiği temeli oluşturur. Yeryüzünü kurma işi bir dağınıklığı, bir düzensizliği, bir biçimsizliği veya bir aşırılığı, düzene sokma, biçimlendirme, sınırlandırma işidir. Eski Ahit’in tanrısı, rakip güçlere, karanlığa, kozmik ve kaotik sulara meydan okuyarak, dünyanın egemenlerinin güçlerini yok ederek "gökleri perde gibi gerer, çadır gibi kurar (Yeşaya, 40:22-23).

"Gökleri bir çadır gibi geren, evini yukarıdaki sular üzerine kuran, bulutları kendisine savaş arabası yapan, rüzgârın kanatları üzerinde gezen, rüzgârları kendisine haberci, yıldırımları hizmetkâr eden sensin." (Mezmurlar 104:2-4).

Evrenin kuruluşunda Yaratıcı ile Sular arasında amansız bir mücadele vardır. Kitabı Mukaddes’te Enginler diye geçen ve başlangıçta var olan bu kaotik güçler çeşitli isimlerle çıkar karşımıza Rahav, Livyatan, Behemot (Hayvan) Ejderha, Kıvrılmış yılan:

"Sen Rahav’ı leş ezer gibi ezdin. Güçlü kolunla düşmanlarını dağıttın.... Dünyanın ve içindeki her şeyin temelini sen attın" (Mezumurlar 89:10-11).

"Gücüyle denizi çalkalar. Ustaca Rahav’ı vurur. Gökler O’nun soluğuyla açılır. O’nun eli parçalar kaçan yılanı" (Eyüp 26:12-13).

"Gücünle denizi yardın. Canavarların kafasını sularda parçaladın. Livyatan’ın başlarını ezdin" (Mezmurlar 74:13-14).

"Rahav’ı parçalayan, deniz canavarının bedenini deşen sen değil miydin? Denizi, engin suların derinliklerini kurutan, kurtulanların geçmesi için denizin derinliklerini yola çeviren sen değil miydin?" (Yeşaya 51:9-10).

"Yeryüzünü temeller üzerine kurdun, asla sarsılmasın diye. Engini ona bir giysi gibi giydirdin, sular dağların üzerinde durdu. Sen kükreyince sular kaçtı, göğü gürletince hemen çekildi. Dağları aşıp derelere aktı, onlar için belirlediğin yerlere doğru. Bir sınır koydun önlerine, geçmesinler, gelip yeryüzünü bir daha kaplamasınlar diye." (Mezmurlar 104:5-9).

"Rab göklerden gürledi, duyurdu sesini Yüceler Yücesi, dolu ve alevli korlarla savurup oklarını düşmanlarını dağıttı. Şimşek çaktırarak onları şaşkına çevirdi. Denizin dibi göründü yeryüzünün temelleri açığa çıktı ya Rab, senin azarlamandan, burnundan çıkan güçlü soluktan. (Mezmurlar 18:13-15).

20 Temmuz 2012 Cuma

KURUCU ŞİDDET MİTİ -5: Eski Mezopotamya–Sümer


  
Theogonia'dan daha eski olan Enuma Eliş, başlangıç güçlerini kaosun güçleri olarak tasvir eder:

Yükseklerdeki göğün daha ismi yokken
Ve altındaki yere daha isim konulmamışken,
babaları tarihten yaşlı Apsu ile
Anaları kargaşa Tiamat’ın
Suları karıştı birbirine
oluşmadı hiçbir tarla, görünmedi hiçbir bataklık
Ve yaratılmadı daha tanrıların hiçbiri
Ve olmadı hiçbir şeyin ismi, çizilmedi hiçbir yazgı
Yaratıldı sonra gökte tanrılar
Vücuda getirilidi Lahmu ve Lahamu...


Marduk
Bu Sümer mitine göre, başlangıçta bir deniz vardır ve bu deniz dişi Tiamat (denizlerin tuzlu suyu) ile eril Apsû’nun (tatlı yeraltı sularının) biteviye çiftleşmesinin ürünüdür. Apsu ile Tiamat’ın çiftleşmelerinden Lahmu (erkek) ve Lahamu (dişi) isimli ejder benzeri varlıklar (tanrılar) doğar. Bu vahşi çiftler sürekli olarak kendi vahşetlerini üretmektedirler. Babil tanrısı Ea’nın (Eridu şehrinin tanrısı) (Sümerlilerin Enki’si) Apsu’yu öldürmesi üzerine Tiamat kendi öz oğlu Kingu ile evlenir ve bu ensesten on bir canavar doğar ve bunlar vasıtasıyla Ea’dan Apsu’nun öcünü almak ister. Ama Tiamat’a karşı koyma cesaretini Marduk gösterir; on bir canavarı zincirleyip yer altına hapseder. Marduk Kingu’nun göğsünden Kader Yazıtları’nı söküp kendininkine bağlar. Tiamat’ı kabuklu bir deniz hayvanı gibi ikiye böler ve parçalardan birini yüksekteki suların, yani göksularının dünyayı basmasını önlemek üzere gök kubbe olarak kullanır, diğerini de yeryüzü ve deniz için kayalık temel olarak kullanır. Kingu’nun kanından da insanı yaratır. Bu en eski mite göre insanın hamuru kötülük ilkesiyle yoğrulmuştur. Şeytan basitçe kötü değildir; aşağılık, ilkel, vahşi, sakil, hayvansı, çocuksudur; ayrıca güçlü, zaptedilmez, canlı ve kendiliğindendir. İdin bir görünümü olarak hem ilkel, aşağılık ve hayvanidir ama hem de insanı kendi sınırlarını aşmaya iten güçlerin fışkırdığı kaynaktır. Lucifer’dir, yani "ışık taşıyan"dır, "Cennet’ten düşmüş bir kıvılcım," dünyanın şafağında beliren bir sabah yıldızıdır.

19 Temmuz 2012 Perşembe

KURUCU ŞİDDET MİTİ -4: İkinci Kuşak Müstebit—Zeus



Zeus ve
Dev Porphyrion
Gaia Zeus’u büyütür ve babasına karşı zafer kazanmak istiyorsa devlerin (tepegözler ve yüzkolluların) desteğini alması gerektiğini söyler. Zeus devleri (amcalarını) Tartaros’dan kurtarır ve onlara silahlarını, yani, gökgürültüsü, şimşek ve yıldırımı geri verir ve bu sayede Titanlara karşı savaşı kazanır. Kronos’u tahtından indirir. Yediği bütün kardeşlerini kusturur. Kendi egemenliğini kurar.


Üç yüz taş birden fırladı
bu devlerin güçlü kollarından
Kapkara saldırılarla ezdiler Titanları
yol yol toprağın altına tıktılar onları,
vurdular zincire yendiklerini
ve gökler ne kadar uzaksa topraktan
toprağın o kadar altına gömdüler onları,
Bir örs gökten düşse dokuz gün, dokuz gece
ancak onuncu günü varabilirdi yeryüzüne
ve tunç bir örs düşse yeryüzünden ancak
dokuz gün, dokuz gece sonra varabilir Tartaros’a
Tunçtan bir duvar çevirmiştir orayı
üç kat karanlık sarar dar boğazını,
üstünde kökleri bitegelmiştir toprağın
ve ekinsiz, uçsuz bucaksız denizin
İşte orada saklıdır Titanlar karanlıkta
bulutları toplayan Zeus’un istemiyle
Güçleri yetmez çıkmaya oradan
Poseidon kapamıştır tunç kapıları
dört bir yanda yükselir duvarları*


Yüzkollulardan üçü, Gyes, Kottos ve Briareus tunç kapıların önünde nöbet tutar.

*(Hesiodos, Teogonia, çeviri: Azra Erhat)

18 Temmuz 2012 Çarşamba

KURUCU ŞİDDET MİTİ -3: Babadan Miras İstibdat—Kronos



Uranos’un iktidarı yıkıldıktan sonra evrenin hakimi Kronos olur ve çok geçmeden o da babası gibi müstebit olduğunu gösterir. Titanlar Titanitlerle evlenir. Devleri (Tepegözleri ve Yüzkolluları) Tartaros’a kapatır. Tartaros Ölüler Diyarının da altındadır, dünyanın en dibidir; burası o kadar derindir ki dünyanın temelleri buradadır. Burası dünyanın bilinçdışı gibidir, bastırılmış tüm güçler buraya hapsedilmiştir. Kronos, karısı ve kız kardeşi Reia’dan (altı Titanitten birisidir) doğan tüm çocukları yemektedir. Çocuklarının kendi tahtını ele geçirmesinden korkmaktadır. Anası Gaia ve Babası Uranos, Zeus’u, Kronos’tan nasıl kurtaracağını Reia’ya anlatırlar. Reia, Zeus’u doğurduğunda Gaia’ya verir Gaia da onu bir mağarada saklar. Kronos’a çocuk yerine kundaklanmış bir taş verilir. Kronos’un gözü öylesine dönmüştür ki bu kundaklı taşı yutar; onun sahte bir "yiyecek" olduğunu fark etmez bile.

Goya'nın resimi için bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87ocuklar%C4%B1n%C4%B1_Yiyen_Sat%C3%BCrn

16 Temmuz 2012 Pazartesi

KURUCU ŞİDDET MİTİ -2: Eril İstibdat—Uranos


Olimpos dini sistemine göre başlangıçta Boşluk yani Kaos vardır. Kaos, Kozmosun karşıtı olarak yıkıcı, düzen bozucu, yok edici yönleriyle bilinir daha çok; ama yaradılışın kökeninde Koas’un doğurganlığını görmek ilginçtir. Karanlık bir boşluk olan Kaos evrensel bir vulva olarak doğurur. Varlık, karşıtı olan Yokluktan doğmuştur.

Hesiodos’un (MÖ 700 civarı) Teogonia-Tanrıların Doğumu isimli anlatısına göre Kaos’tan doğan ilk varlık Gaia’dır, yani Yeryüzü/Toprak. Onun hemen ardından da İlk Eros doğmuştur. Cinsiyetsiz Kaos’tan doğan Gaia dişidir. (Gaia ile birlikte Gece –göğün karanlığı– yani tanrıça Nyks ile onun kız kardeşi ve yeraltı karanlığının kişileştirilmiş biçimi tanrıça Erebos da doğmuştur) Kendinden başka bir varlık mevcut olmadığından Gaia’nın kendini sevmekten başka çaresi yoktur.

Nasıl ki Kaos kendi içindeki saklı başkayı Gaia’yı doğurmuştur. Gaia da kendideki başkayı doğurur. İlk kaynak, kendi kendisinin kaynağıdır. Yani kendini kendisinden doğurmak durumundadır.

Tanrıça, Büyük Ana olarak her şeyden öncedir; ilk başlangıçtır; her şeyin içinden çıktığı rahimdir; dünyanın gizilgücüdür. Gaia kocasız bir anadır, herhangi bir şeyle birleşmeden kendi karşıt ikizi ve kocası Uranos’u, yani İlk Babayı, Yıldızlı Göğü doğurur. Diğer tüm tanrılar Yer ile Göğün çocuklarıdır.

Gaia, eril Uranos’u (Gökyüzü) herhangi bir eril gücün döllemesi olmadan doğurmuştur. Daha sonra eril Dağları (tanrıların yaşayacağı yüksek dağlardı bunlar) ve azgın dalgalarıyla kabaran/dalgalı eril deniz Pontos’u doğurmuştur.

Gaia Uranos’la çiftleşir ve cinsel anlamda hazla kenetlenmişlikleri, ilksel "bütünlük"ün ifadesiydi. Gaia ve Uranos sonsuz an içinde var olmayı kesintisiz bir şekilde sürdürürler böylece. Gaia, bu daimi çiftleşmeden sürekli gebe kalır. Yerin rahminde bir sürü çocuk türer, ama Gök ile Yerin kenetlenmişliklerinden dolayı çocukların çıkacağı bir "dışarısı" yoktur. Rahme hapsolmuşlardır; ta ki, çocuklardan Kronos (Zaman) kendine bir tırpan yapıp babasının fallusunu kesene kadar. [Kronos’un kesip fırlattığı fallustan akan kanlar yere akar ve bu kanlarla Gaia bir kez daha döllenir: bu döllenmeden de "öç tanrıçaları" Erinysler, "parlak zırhlı, uzun kargılı" Gigantlar (Devler) ve Orman Perileri doğar. Kronos hadım edilince, Gaia bu kez Uranostan önce dünyaya getirdiği diğer eril güçle birleşir: Pontos (Dalga) ile birleşmesinden beş deniz tanrısı doğar: Nereus, Thaumas, Phorkys, Keto ve Eurybia.]

Uranos’un hadım edilmesiyle kenetlenmiş çift ayrılıverir; acıyla kıvranan Uranos, Gaia’nın üzerinden kalkar. Mekan ve zaman açılır. Mahsur kalmış çocuklar dışarı çıkar.

Benzer bir Maori (Yeni Zelanda) mitinde, kenetlenmiş Rangi (Gök) ile Papa’nın (Yer) daimi birleşmelerinden doğan çocuklar karanlığa hapsolmuşlardır ve günün birinde yerle göğü birbirine bağlayan "bağı" koparıp babalarını yukarı iterler ve dünya aydınlanır.

Kronos’un diğer kardeşleri eril altı titan (Okeanos, Koios, Krios, Hyperion, İapetus ve Kronos) ve dişil altı titanittir (Theia, Reia, Themis, Mnemosyne, Phoibe ve Tethys) ve kendi aralarında çiftler oluştururlar. Bunların ardından Kykloplar (Tepegözler: alınlarının ortasında tek bir göze sahiptirler): Arges, Steropes, Brontes (sırasıyla yıldırım, şimşek ve gökgürültüsünü akla getiren isimlerdir bunlar) ve Hekatogkheirler (Elli kafalı Yüz Kollular): Kottos, Briareus, Gyges.

15 Temmuz 2012 Pazar

KURUCU ŞİDDET MİTİ -1: İnsanın ve Doğanın Şiddeti


"Şiddet" kavramını öncelikli olarak "insanın insana yönelik olumsuz fiilleri" olarak düşünürüz. Her türlü zor kullanma, mala, ırza, haneye tecavüz, gasp, hırsızlık, darp, işkence, cinsel istismar, sistematik psikolojik baskı, ve en nihayetinde cinayetle en uç noktasına ulaşan fiillerdir bunlar. Bugün daha modern bir kavram olan "insan hakları" ihlalleri olarak anlıyoruz şiddeti.

İnsan aynı zamanda doğaya da bir şiddet uyguluyor. Başta insan olmayanlara, hayvanlara (aşırı avlanma, soyu tükenen hayvan türleri gibi); bitkilere (kesilen ağaçlar, yok edilen orman alanları, soyu tükenen bitki türleri gibi); doğanın diğer unsurlarına, doğal dengeyi bozacak türdeki her türlü müdahale; örneğin yeraltı sularının aşırı tüketimine yol açan tarımsal faaliyetler; sera etkisine ve küresel ısınmaya yol açan endüstriyel faaliyetlerin doğada yarattığı tahribatlar.

Bir de doğanın insana yönelik şiddeti var. Biraz kulağa tuhaf gelebilir bu. Şöyle ki: İnsan daima hayatın zorlu koşullarıyla karşılaştıkça Dünyanın kendine kastı olduğunu düşünmüştür. Buna isyan etmiştir. Çoğu kere de doğanın şiddetinin bir üst iradeden geldiğini düşünmüştür. Bu tür fiileri, örneğin doğal felaketleri işlediği şuçların cezası olarak görmüştür. Kısacası doğanın denetleyemediği büyük güçlerini kişileştirmiş, tanrılaştırmıştır. Fırtına, Yıldırım, Gökgürültüsü, Şimşek, Yağmur, Tufan/Sel/Taşkınlar, Güneş ve Ay tutulması, Gece, Kuraklık, Salgınlar, bütün bunlar insan hayatını olumsuz bir şekilde etkilediklerinden dolayı tanrıların insana yönelik şiddeti/hiddeti/gazabı olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle de dini ve mitolojik imgelemde büyük yer tutarlar. İnsanoğlu ona felaket getiren bu doğa olaylarından korkmuş, korktuğu bu güçleri onlara saygı duyarak, onlara kurbanlar sunarak çeresizce yatıştırmayı denemiştir.

Yaradılış mitleri/anlatıları, ensest, cinsel şiddet, cinayet ve kurban hikâyeleriyle dolu birer şiddet anlatısıdır. Bu arkaik anlatılar iki karşıt kuvvetin çatışmasından, bu çatışmanın doğurganlığından söz ederler. Yaradılış veya doğum; sükunet ve huzur içinde gerçekleşen bir olay değildir. Doğum şiddet dolu bir olaydır. İnsanın doğumu örneğini hatırlayacak olursak ceninin ana rahminden dünyaya çıkması, kan ve gözyaşıyla gerçekleşen bir olaydır ve yaşam yine şiddet içeren bir sonla, ölümle sona erer. Mitler bize büyük kurucu güçlerin, doğanın şiddetine şiddetle karşılık vererek ve onları dize getirerek insanlar için yaşanabilir bir hayatı mümkün kıldıklarını anlatmaktadır.

8 Temmuz 2012 Pazar

Kitap Tavsiyeleri -1: Pierre Hadot



Pierre Hadot
Son birkaç yıl içinde Pierre Hadot'nun dört kitabı Türkçeye çevrildi. İlk olarak Dost Kitabevi'nden çıkan İlkçağ Felsefesi Nedir? isimli kitabını okudum. Bu konuya meraklıysanız sizi fazlasıyla tatmin edecek bir içeriğe sahip harika bir kitap. Çevirisi iyi, edisyonu temiz. Daha sonra yeni bir yayınevi olan Pinhan Yayıncılık'tan çıkan Yaşam İçin Felsefe'yi okudum. Kendisiyle yapılmış söyleşilerden oluşan bu kitap Hadot'nun hayatının ve çalışmalarının iyi bir özetini veriyor. Ne yazık ki aynı yayınevinin yayımladığı ve Hadot'nun en önemli eserlerinden biri olan Ruhani Alıştırmalar ve Antik Felsefe'nin çevirisi ve edisyonu özensiz, öyleki zaman zaman insanı isyan ettiriyor. Başlangıçta heyecan uyandıran Pinhan beni hayal kırıklığına uğrattı. Wittgenstein'ın kitapları Türkçede yayımlandı ama bu metinleri anlamakta benim gibi zorlanıyorsanız Hadot'nun Wittenstein ve Dilin Sınırları kitabındaki makaleler harika bir yol gösterici olacak. Çok iyi bir çeviri ve edisyon; emeği geçenleri kutlamak lazım. İlgili okura şiddetle tavsiye ederim.