7 Temmuz 2012 Cumartesi

KURUCU AŞK MİTİ -13: Bir ile İki



Sevgiliyi hem onun için hem de kendimiz için severiz. Onu severiz, çünkü onda kendi varoluşumuzun gizli gerçeğini buluruz. Öte yandan onu severiz çünkü onda, onu aşan "bir şeyler" buluruz; onu severiz çünkü onda sonsuzluğu yakalamışızdır –en azından öyle sanırız. Bu ikili yan, aşkın diyalektiğini oluşturur: Benlik, yalnızlığı içinde kendini uzun süre koruyamaz. Sevme-sevilme veya bilme-bilinme isteği kendimizden başkasını gerektirir, tek başına olamaz; aşkta yalnızlık ve birliktelik birbiriyle uyumlu bir karşıtlık oluşturur. Tagore’un dediği gibi "sevgi aynı anda hem bir, hem de iki olmak zorundadır." Aşk bize tek başımıza olduğumuzda asla mutlu olamayacağımızı söyler. Çok büyük kalabalıklar içinde de yalnızlık çekeriz. Biz ancak birlikteyken aramızda "bir şeyle geçebilecek" birisiyle ilişki içindeyken mutlu olabiliriz. Yalnızca tek başımıza yaşayacağımız bir özgürlüğün peşinde değiliz; özgürlük kadar bağımlılığı da isteriz. Bu, bütün sınırlamaları hoş karşılamada ve onları aşmada aşkın sahip olduğu çok önemli bir işlevdir; Tagor’un dediği gibi aşkta, esaret de özgürlük kadar görkemlidir. Var olmak kendinle meşgul olmak kadar "başkasıyla da birlikte olmaktır"; her kavuşma ikiyken tek olmaktır.

 Kurucu Aşk Miti dizisinin sonu.

KURUCU AŞK MİTİ -12: Aşkı Yaratmak mı, Aşkın Yaratması mı?


Ünlü Hindolog Heinrich Zimmer, Kral ve Hortlak isimli eserinde Hint tasavvurunda Aşk’ın ezeli yanından bahseder: Brahmā, Aşk’ı yarattığında kendisinin (Şiva ve Vişnu ile birlikte) onun kudretine teslim olacağını bilir; bilincin yaratıcı ışığının ve karşı konulmaz cazibenin kişileşmiş hali olan ilahi kadına duyduğu istekle baş edemez. Brahmā maddi dünyayı manevi araçlar yardımıyla, yani meditasyon halindeyken yaratmıştır. Ama meydana getirdiği görüntüleri denetleyemez. Bu görüntüler onu şaşırtır, sersemletir, dengesini bozar. Yine de onlarla yüzleşmeyi başarır; çünkü bu görüntüler, düşman ve yabancı gibi görünseler de sonuçta bizzat kendi özünün ürünleridir.

Anlaşılıyor ki, İlahi kadın ya da Aşk tanrısı en başından beri, Brahmā’nın ruhunun, zihninin derinliklerinde yaşamaktadır. Brahmā’nın yaratıcı kudreti de ondan kaynaklanır. Onun durgun zihin-sularından çıkıp karşısına dikilir. Brahmā’yı meditasyonundan uyandırır. Brahma’nın yarattığı ve üretici enerjisinin bedenlenmiş biçimi olan Aşk tanrısı, bütün varlıklar üzerinde hatta kendi yaratıcısı üzerinde egemenlik kurar.

"Yaratıcı, ezeli ve ebedi tasarıma göre dünyayı kendi içinin bir ayna yansıması olarak yaratırken, onun içinde gizliden gizliye hep faaliyette olan güç Aşk tanrısı mıydı?" diye sormadan edemez Zimmer.

Tanrı’nın yaratması hem aşk eylemidir hem de aşkı yaratan eylemdir. Bütün kainat aşkın çocuğudur. Evren aşkla hayat bulmuştur.

KURUCU AŞK MİTİ -11: Bir Yokmuş Bir Varmış


Evrendoğum anlatılarında, Başlangıçta varlığın yokluktan çıktığı anlatılmaya çalışılsa da, aslında bir yokluğun tasavvur edilemediği, yokluk kavramını ortaya atmakla yine de varlıksız bir başlangıca ulaşılamadığını görüyoruz. Çünkü hiçbir felsefi ve mitsel anlatı bize yokluktan nasıl olup da varlığın doğduğunu anlatamaz, önünde sonunda varlığın bir şekilde yokluk perdesinin arkasında beklediği noktasına gelinir. Mutlak bir yokluk tasarlamakta zorlanıyoruz. Yokluk varlığın çekim gücünden hiçbir zaman kopamamaktadır.

Bir şeyin var olduğunu da var olmadığını da ifade etmek için ‘var olmak’ fiilini kullanırız; varlık ilk fiildir ve her şeyin fiili olarak onlara içkindir. Örneğin bütün örtük ya da açık ‘-dır’lar, ‘-dur’lar ve Türkçe’deki tüm versiyonları, yani olumlamalar fiil olarak varlığı gösterir. Ama bütün değillemeler, olumsuzlamalar, inkârlar da varlık fiilini kullanmaktan vaz geçemez. "Varlık yok-tur" dediğimizde bile yokluğun var olan bir şey olduğunu söylüyoruz. Yokluk, varlık üzerinden tanımladığımız bir şeydir. ‘Yokluk yok olan-dır’ dediğimizde, aslında ‘yokluk var-dır’ demekteyiz.

Varlığın girdabı, cazibesi, çekim gücü, aşkı, arzusu öylesine güçlüdür ki, yokluk bile ondan kaçamaz. Bu nedenle varlığın, arzunun, aşkın mevcut olmadığı bir başlangıç dilsel olarak ifade edilebilir değildir.

KURUCU AŞK MİTİ -10: Aşkla Bakan Bir Yüz



14. yüzyılda yaşamış Hurufi şair Seyyid Nesimî’nin bir şiirinde durgun kaotik okyanusun, Bir Olanın tecellisiyle, yani durgu suların aynasında yansımasıyla, yani kendini görmesi, kendini idrak etmesiyle nasıl coşup "cûşa ve huruşa" geldiği ve bunun yol açtığı dev dalgalarla kabaran denizden varlık âleminin nasıl ortaya çıktığını anlatmaya çalışır.
Derya-yı muhit cûşa geldi
Kevn ile mekân hurûşa geldi
Sirr-i ezel oldu âşkârâ
arif nice eylesün müdârâ?

Günümüz Türkçesine şöyle çevirebiliriz

Her yanı kuşatan deniz, coştukça coştu;
varlık da mekân da çağıldadıkça çağıldadı
Ezel sırrı ortaya çıktı
Artık arif yalanlarla yetinme gereğini neden duysun?

Hurûfilikte Allah’ın ilk olarak beyaz inciyi yarattığına inanılmıştır. İnci topraktandı; Yaratıcı o inciye aşkla bakmış ve inci o aşktan eriyip su olmuştur. Allah’ın arşının üzerindeki su (Hud Suresi 11:7) bu sudur. Daha sonra sıcaklıkla bu sudan buhar çıkmış; bu buhar ve duman, yedi kat semanın kaynağını oluşturan ve Kur’an’da duhân-ı mübîn (Fussilet Suresi 41:11) olarak bahsedilen şeydir. Daha sonra bu su tamamen buharlaşmış (Hûd 11:44) Âdem’in sureti ortaya çıkmıştır. Tüm varlıklar insana âşıktır, o yüzden toprağa secde ederler. Bu aşkın sebebi insanın yüzüdür; çünkü Allah insanı kendi sureti üzerine yaratmıştır. Aşkın temelinde insan yüzündeki hatlar (ki 28 ve 32’dir), yani harfler ve kelimeler vardır. İnsanın yüzündeki güzellik aslında ilahi güzelliktir; zira Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır. Âşık aslında ilahi hatlar ve ilahi güzelliğe âşık olmuştur.

KURUCU AŞK MİTİ -9: Işık Olsun!


Tekvin kitabının ilk cümlelerinde de benzer bir yaratılış modeli göze çarpar; arzulu, aşkla dolu bir Ruh, Kaos’un, yani Suyun üzerinde yüzer ve bu karanlık deniz üzerinde yankılanan "ışık olsun" emriyle yaratılışın ilk kıvılcımını ateşler. Hiçlikten varlığa, karanlıktan aydınlığa aşkla dolu Ruh’un arzusuyla geçilir.

İnsanın hayal gücünün evreninde, iç dünyasında varlıklar daima sulardan çıkar. Bu varlıklar zihindeki bir imge, bir yansıma, bir görüntü olmaktan çıkıp maddeleşir, bir varlığa bürünürler. Bunlar bir varlık olmadan önce bir hayal, bir hayal olmadan önce bir arzudur, bir istektir.

KURUCU AŞK MİTİ -8: Ezeli Arzu


Hangi evrendoğum anlatısı olursa olsun başlangıçta daima aşk vardır, arzu vardır, ezeli ve ebedi olma isteği vardır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: aşk, varlığın ve insan varoluşunun ilk tohumudur.

Hinduizmin en eski kutsal metinlerinden birisi olan Rig Veda’nın (yazılışı MÖ 800-1200) ünlü Yaradılış İlahisi, Varlık’ın Varolmayan’dan nasıl ortaya çıktığını şöyle sorguluyor:
Başlangıçta ne yokluk ne de varlık vardı. Ne bir hava ne de bir gök vardı ötede! O neyi kapsıyordu? Nerede, kimin korumasında? O anlaşılmaz derin şey su muydu? Başlangıçta ne ölümsüzlük vardı ne de ölüm! Ne gündüz belliydi ne de gece. Rüzgarsız kendi gücüyle soludu o! Orada ondan başka bir şey yoktu. Başlangıçta karanlıkla saklanmıştı karanlık. Suydu bütün bu görülmeyen. Var olmaya başlarken, boşlukla doldu o. Sıcaklığın kuvvetiyle Bir Olan doğdu. Başlangıçta istek ortaya çıktı; aklın ilk tohumu odur. Varlığın yokluğa bağlı olduğunu, kalplerine bakarak anladı ermişler.


Rig Veda’nın evrendoğum anlatısına göre, temel karşıtlıkların kaynağı BİR’dir, Bir Olan’dır; bu ayrışmamış ilke başlangıçtaki tek şeydir. Sıcaklık, hayatın ateşleyicisi ezeli arzunun sıcaklığı, boşlukla örtülü BİR’i, yani ilk sularla çevrili potansiyeli ortaya çıkarır.

KURUCU AŞK MİTİ -7: Kozmik Yumurta


Hint mitolojisi de bize karanlık Yokluk Okyanusunun aslında bir arzu okyanusu olduğunu söylüyor; bu "karanlık hiçliğin" içinde arzunun çağrısı yankılanır: Sâtapathâ Brahmana’da (I, 6) şöyle yazar:
Doğrusu, başlangıçta her yer, deniz sularıyla kaplıydı. Sular "nasıl üretebiliriz" diye düşündüler. Aşırı derecede istediler ve sıcaklığın etkisiyle altından bir yumurta ortaya çıktı.


Muhtemelen arzuyla ısınmıştır bu ilk sular; yumurtanın kabuğu kırılır ve içinden Pracapati denen ilk yaratıcı çıkar.

Vişnu’ya tapınanlara göre ise, kozmik yumurta –altın rahim adıyla da bilinir– evrenin yaratılışı esnasında rüzgâr ile suyun yarattığı sürtünmenin sonucu olarak dünya okyanusundan çıkmıştır. Vişnu, parlak altın rengiyle hem ateşi hem de ışığı anımsatan kozmik yumurtanın içine girer ve kısa bir durgunluktan sonra yaratıcı tanrı Brahmā, Vişnu’nun göbeğinden doğar. Böylece evreninin yaratılması başlar.

Bhâgavata Purâna’da yazılanlara bakılacak olursa, bütün elementler parlayan bir yumurta üretmek için ilahi bir enerjiyle birleşirler, yumurta kozmik okyanusun sularında bin yıl boyunca kalır. Sonra Vişnu onun içine girer, yılan Şeşa’ya yaslanır ve gizemli bir uykuya dalar. Uykusunda canlıları ve cansızları yaratmayı hayal eder. Göbeğinden saf altından taç yaprakları olan, pırıl pırıl parlayan lotus büyür. Bu lotusun içinden de evrenin yaratıcı tanrısı Brahmā çıkar.